"ANADOLU, ORTA-DOĞU, KAFKASYA, "TÜRK-İSLAM", "KÜRT-İSLAM", "ÇERKES-İSLAM" SENTEZİ'NDE DÜZENLENİYOR!"
24/12/2010
Fatih ATAN (A’tanba)
24 ARALIK 1981 – 24 ARALIK 2010 ARADAN GEÇEN 29 YIL’A RAĞMEN “ALEMDAĞ ASKERİ CEZAEVİ KATLİAMI” SORUMLULARI HAKKINDA HİÇBİR SORGULAMA YAPILMADI…
24/12/2010. Sevgili abhazyam.com üye ve izleyicileri, günümüz koşullarında Türkiye’de yaşayan toplumlar ciddi sorgulama sürecinden geçmektedir. Milliyetçiliğin doruğa ulaştığı Türkiye içerisinde yaşayan insanlar hızlı bir biçimde
TÜRK – KÜRT Ayrımına doğru çekilmeye çalıştığı bir girdaba doğru sürüklenmektedir.
Abhaz ve Kuzey Kafkasya Diasporası’ da bu süreç içerisinde kendisine düşen payını alacaktır.
Toplumlar eğer milliyet kavramı içerisinde ayrışmaya doğru çekilirse, işin doğrusu olan
SINIFSAL temelde ayrışma olmaz ise bilin ki
GALİP önceden bellidir.
Kaybeden Halklar olacaktır.
Anadolu, bunun en belirgin örneğidir. Anadolu toprakları bir sürü halkın doğduğu ve yok olduğu topraklardır.
İnsanoğlu geçmişini iyi değerlendiremez ise geleceğini de göremez.
Özellikle 1980 Döneminde yaşanan olayların ve sorumluların irdelenmesi doğru yapılmaz ise Abhaz ve Kuzey Kafkasya Diasporası İnsanlarının önemli bir bölümü Anadolu’da verilen
MİLLİYETÇİLİK savaşı içerisinde büyük bir olasılık ile
TÜRK Milliyetçileri içerisinde yerini alacaktır.
Bu konuda neden bu kadar emin olduğumu soracak olursanız Abhaz ve Kuzey Kafkasya Diasporası insanlarının
“Türk – İslam” ve
“Çerkes – İslam” ideolojilerinin ciddi etkisi altında kalmış olmalarındandır.
Yukarıda belirtmiş olduğum ayrışma görüldüğü gibi
SINIFSAL temelde yaşanmıyor.
Pentagon’un Anadolu’da 21. Yüzyıl başlarında yaşatmak istediği ayrışmanın öncülüğü Ortadoğu halklarından olan
KURMANCİ kökenlilere verilmiştir.
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan
Zaza, Sorani, Kelhuri, Süryani, Arap, Ermeni, Farsi vb. milliyetler ciddi olarak
KÜRT(KURMANCİ) kimliği altında eritilerek Türkiye ve Dünya Toplumuna
“dikte” ettirilmeye çalışılıyor.
İçerisinde yaşamış olduğu
FEODALİZM’ i yıkamayanlar
ULUS olmaya çalışıyorlar.
Türkiye içerisinde yıllar öncesinde
ABD’nin Pentagon karargâhında hazırlanan,
NATO ve
AB Tarafından bugün için yürütülen
“Ortadoğu – Anadolu – Kafkasya Planı” uygulanmaktadır.
Anadolu Topraklarında ki “Türk – İslam”, “Çerkes – İslam”, “Kürt – İslam” Toplumsal Bölüşüm Uygulamaları “bütün hızı” ile sürüyor.
Türkiye’de toplum bilinçli bir biçimde
TÜRK – KÜRT Ekseni içerisine oturtulmaya çalışılıyor. Diğer halklar
YOK Sayılıyor.
Abhazya Cumhuriyeti’nin bu planı Kafkasya'da nasıl deldiğini,
ABD, AB’nin ve Türkiye’nin bu
“DELİĞİ” kapatmak için cansiperane çalışmalarını abhazyam.com içerisinde ki sayfalarda görebilirsiniz.
Ve ADIGE Milliyetçiliği temelinde ÇERKESYA YURTSEVERLİĞİ yapanlara da Abhazya’nın Bugün ÇOK ULUSLU bir devlet olduğunu hatırlatmak isterim.
Türkiye’de uygulanmak istenen yöntem ise bizlere hiç de yabancı değil.
Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların
ÇERKES olduğunu belirterek ve diğer Kuzey Kafkasya Halklarını reddederek, onların üzerinden
TRT’de
ADIGE dilinde yayın yapılmasını sağlayan
ZİHNİYETİ çok iyi biliyoruz.
Türkiye’de yaşayan
Abhaz, Ubıh, Oset, Çeçen, Kabardey, Şapsıh, Abzekh, Karaçay, Balkar, Dağıstanlı vb halklar
“ÇERKES” kavramı altında bizlere ve Türkiye Halklarına yıllardan beri yutturulmaya çalışılmıyor mu?
Ben sizlere
1970’li yıllar içerisinde
DEVRİMCİLER arasında bulunan ama günümüz içerisinde Adıge gençlerine “
Geceleri duamı ADIGE dilinde yapıyorum, sizlerde böyle yapın”, "
Bugün Türk dünyası dendiğinde içerisine Türkiye, Azerbeycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Çuvaşistan, Tataristan kavramı girmektedir. Çerkeslik ise Adige, Abhaz, Çeçen, Dağıstanlı, Oset, Karaçay ve Balkarları kapsamaktadır. Bunun böyle olmadığını ve hayal gördüğümü söyleyenler olacaktır..." Diyenlerin
ADIGE Diasporasına hangi amaç için
öncülük yapmaya çalıştıklarını kısaca hatırlatmak istiyorum.
Ve bugün yaşamayan ve yanıt vermeyecek olan,
sınıf mücadelesi veren dönemin
DEVRİMCİLERİNİ "Yıldızları Tanır Mısınız? "Yazısı ile
www.cherkessia.net internet sitesinde
“KENDİNCE” anlatmaya çalışan
“önder!”e aslında en güzel yanıtı
80 sonrası
ADIGE gençliği
“Nıbceğu dergisini hep duyardım büyüklerimden. Demek ki kuruluş hikâyesi böyleymiş. 80 sonrası kuşağı olarak diğer bahsedilenler çağrışım yapmadı tabii ki” diyerek veriyor.
24 Aralık 2010 Tarihi itibarı ile Türkiye’de ETNİK MİLLİYETÇİLİK temelindeki “AYRIŞMA – AYRIŞTIRMA” Planları dâhilinde çalışmalar sürdürülüyor.
Konunun ana özü olan
“SINIF MÜCADELESİ” kavramı tamamen
UNUTTURULMAYA çalışılıyor.
Mücadele, SINIF temeline oturtulmadığı sürece kaybeden Türkiye’de yaşayan HALKLAR ve EMEKÇİ SINIFI olacaktır.
Kazanan taraf ise ülkeyi yöneten
ABD ve AB’ye bağımlı
SERMAYE sınıfı ve yönetmiş olduğu
DEVLET GÜÇLERİ olacaktır.
Türkiye içerisinde verilen sınıf - toplum mücadelesinden çekilerek Kafkasya’yı
ÇERKESYA yapacağız hülyasına sokularak önünde duran ve SINIF temelinde Toplumsal – Kültürel Haklarını alma mücadelesinden saptırılmaya çalışılan ABHAZ – KUZEY KAFKASYA Diasporası da kaybedenler içerisinde yerini alacaktır.
Abhaz ve Kuzey Kafkasya kökenli olarak Türkiye’de ki
“SINIF” Mücadelesinde;
6 Mayıs 1972’de idam edilerek öldürülen Yusuf Aslan;
Ankara’da 5 Kasım 1977’de Faili Meçhul Saldırı sonrasında öldürülen Mahmut Özden;
21 Kasım 1980’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü 1. Şube’de İşkence sonrası öldürülen ve bugüne kadar kendisinden haber alınamayan Hayrettin Eren;
24 Mart 1993 Tarihinde katledilen Avni Turan ve Recai Dinçel.
Ve isimlerini sıralayamadığım daha nicelerinin ölüm nedenleri net olarak araştırılmadan ve sorumluları yargılanmadan Türkiye’de DEMOKRASİ’ nin olamayacağını bir kez daha vurguluyorum.
Aşağıda 1970 – 1980 Dönemi içerisinde Türkiye’de ki Sınıf Mücadelesi içerisinde savaş verenlerin arasında Abhaz ve Kuzey Kafkasya Kökenlilerinde olduğunu hatırlatmak ve günümüzde yaşanan
IRKÇI ayrışmaların ne derece yanlış olduğunu anlatmak için 24/12/2009 tarihinde yazmış olduğum yazıyı bir kez daha yayınlıyorum.
Saygılarımla.
24 ARALIK 1981 ALEMDAĞ ASKERİ CEZAEVİ KATLİAMI YARGILANMADAN "DEMOKRATİK AÇILIM" OLAMAZ..!
24/12/2009
Fatih ATAN (A’tanba)
Bölüm – IV.
Sevgili abhazyam.com üye v e izleyicileri. Yukarıda ki uzun açıklamalardan sonra sizleri 24 Aralık 1981 günü’ne getirmek istiyorum.
Ve o gün yaşanan olaylar ve sorumluları yani 12 Eylül Askeri Yönetimi uygulayıcıları yargılanmadıkça Türkiye’de Demokrasi’nin olamayacğını vurgulama istiyorum. Sadece Kenan EVREN ve Darbe Kararı veren komutanlar değil, o dönemin Devlet Yöneticileri, politikacıları, darbeye destek veren iş adamları, toplum kuruluşları, basın - Yayın organları ve mensupları yargılanmadan Türkiye’nin kendisini bulamayacağını iddia ediyorum.
24 Aralık 1981 günü Alemdağ Askeri Cezaevi’nde bırakın insan’ın yaşayabilmesi, hayvanların bile barınamayacağı bodrum katında 100’ün üzerinde tutuklu olarak bulunuyorduk. Sizlere biraz daha tahayyül edebilmeniz için Nazi kamplarında’ki tutuklu binalarını düşünün bu binaların, pencereleri bulunuyor, ancak Alemdağ Askeri Cezaevi’nin bodrum katında sadece iki karışı biraz geçen bodrum katı pencere sistemi bulunuyordu.
Cezaevi’nin tutuklu koğuşlarına bina içerisinden iki sıra merdiven inilerek girilebiliyordu. Koğuşlar biri küçük 1. Koğuş, diğeri büyük 2. Koğuş olmak üzere iki adet koğuştan oluşuyordu, koğuşlar arasında küçük bir kapı ile bağlantı sağlanıyordu. Ayrıca yukarıda 1. katta Revir koğuşu da bulunuyordu. Havalandırma, binanın yanına duvar çevrilerek oluşturulmuştu. Günde 1 saat havalandırma hakkımız bulunuyordu.
(Düzeltme: Zeminde Toplam 3 Koğuş bulunuyordu)
Koğuşlarda banyo olmadığı için hava koşulları ne olursa olsun hafta da bir gün tutuklular, havlulara sarılı ve çıplak olarak sıraya diziliyorlar, cezaevi binasından 50 metre uzaklıkta bulunan banyoya gidiyorlardı.
Hafta’da 1 gün aile ve avukat görüşü koğuşların girişinde iptidai koşullrda tel örgülerinin arkasından yapılıyordu. Koğuşlar ufak ve tutuklu sayısı çok olduğu için havalandırma sorunu had safhada idi. Temiz hava sorunu yaşandığı için koğuşlarda sigara içen arkadaşlara günlük sigara tahsisi ve saat uygulaması yapılıyordu. Ailelerimiz çamaşırlarımızı yıkamak için getirdiklerinde iç çamaşırlarımızın kaç kat çamaşır suyu ile beyazlattıklarını bizlere anlatıyorlardı. Yemek sorunu Ailelerin getridiği kumanyalar ile Asker Karavanası’nın koğuşlar içerisinde terbiye edilmesi ile çözülüyordu.
Yukarıda ki cezaevi koşullarını sizlere anlatmamın nedeni gözlerinizde biran olsun canlandırmanız içindi.
Şimdi
24 Aralık 1981 günü’ne gelelim. O gün ailelerin ziyaret günü idi, bizler ziyarete hazırlanıyorduk. Aynı gün 3. koğuştan bir tutuklu’nun Gayrettepe’de ki siyasi Şube’de sorguya alınması için girişimde bulunuldu. O tarihlerde siyasi şubeye yeniden alınmak demek, tutuklu bir kişi için ikinci bir kez
“işkence”den geçmek demekti.
3. Koğuştakiler tutuklunun
“doktor kontrolü”nden sonra Gayrettepe Siyasi Şubeye gönderilmesi için direniş kararı aldılar. O dönemde tutuklular bazı bahaneler ile yeniden sorguya alınarak işkenceye tabi tutuluyorlardı.
Tutukluların, en basit “doktor kontrolü” talebi bile yerine geitirilmiyordu.
Koğuşların kapıları ranzalar ile desteklenerek dışarıdan içeriye girişler engellenerek direniş başladı. Aileler, ziyaret günü olduğu için nizamiye giriş kapısında gergin bir biçimde beklemeye başladılar. Siyasi Şube’den gelen emniyet güçleri tutukluyu almak için cezaevi müdürü’nü operasyon yapmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Bu arada taraflar arasında da görüşmeler sürüyordu.
Görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Bazı askerlerden aldığımız bilgilere göre İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün operasyon yapılması için o dönemin
1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı olan
Haydar SALTIK’dan operasyon kararını aldığını öğrendik.
Operasyon’un ana hedefi tutkluyu almakdı, bu hedefe ulaşılabilmek için de koğuşlara gaz bombası ve sis bombası atılarak tutukluları etkisiz hale getirmek hdeflenmişti.
Sevgil abhazyam.com üye ve izleyicileri
“İstanbul Siyasi Şube Görevlileri”nin denetiminde operasyona başlandı, bu sırada aileler rahatsızlıklarını belirten eylemlerde bulunuyorlardı, askeri görevliler, ailelere bizlerin tutukluyu vermediğimiz için görüşme yapmak istemediğimizi söylüyorlardı.
Operasyon başladı.
Koğuşlara onlarca sis ve gaz bombası atıldı.
Düşünebiliyormusunuz, Nazi kamplarında insanların gaz odalarında katledilmeleri gibi, küçük ve
100’ün üzerinde insanın bulunduğu bodrum katında gaz ve sis bombası. Tabii ki bu saldırı sonucunda tutukluların tamamı baygınlık, boğulma tehlikesi geçirdiler. İçeride göz gözü görmüyordu, ben de nefessiz kadığım an da bir an için yolun sonuna geldiğimi düşündüm. Elimde bulunan islak havlu’yu ağzımın içerisine sonunda kadar soktum. Elime geçirdiğim bir adet gaz bombasını pencereden dışarıya fırlattım.
Ancak o kadar çok gaz bombası atıldı ki benim dışarıya atmış olduğum gaz bombası sadece koğuş içerisinde sonradan konuşulan psikolojik destekli bir olay oldu.
O sırada koğuş kapılarını açmak için saldırıya geçen askerler de olayın boyutlarını bilemedikleri için gaz maskesiz bir halde aşağıya geldiler. Ancak onlarda yoğun gazın etkisinde kalarak bayıldılar. Bu sefer bizler askerlere ıslak havlular ile yardım etmeye başladık.
O gün hava da yoğun bir lodos bulunuyordu, koğuşun ortasında yoğun bir sis bulutu kalmıştı. Koğuşta bulunan herkesten
iniltiler, kusmalar ve bayılmalar, haykırışlar geliyordu. Ellerimizde bulunan havlu ve limonlar ile önce kendimizi ayıltmaya çalışıyorduk. Cezaevi müdürü olan Binbaşı içerideki
“facia”yı gördüğü zaman bizlere kazma kürek atarak
"çocuklar demirleri kırarak çıkın" diye çırpınmaya başladı.
Siyasi Şube görevlileri , zafer kazanmış edaları ile
“işkence”ye götürmek için baygın vaziyette bulunan kişiyi
doktor! kontrolü!nden geçirerek siyasi şubeye götürdüler. Askeri Görevliler Nizamiye kapısında bulunan Ailelerin “duman bulutları”nı sormalarına karşılık olarak,
“çocuklarınız direniş sırasında çarşaf yakıyorlar” diyerek
“psikolojik harp” koşullarını yerine getiriyorlardı.
Ve bu konuda başarıya ulaştıklarını da aileler bizleri ziyaret için geldiklerinde gördük, aileler ilk olarak bizlere çıkışmaya başladılar,
“neden direniyorsunuz, çarşaf yakyorsunuz” diye. Neyse ki bizlerde ellerimizde olan üzerinde
“Made In USA” yazılı gaz bombalarının kutularını gösterdiğimizde ve bunları gösterirken nefes almakta zorlandığımızı, patlamış ve morarmış gözlerle onlara baktığımızı görünce yaşanan olayın boyutunu görerek Askeri İdare’ye karşı protesto eyleminde bulunduklarını gördük.
Şu sıralar televizyonlarda gösterilen CHP İstanbul Milletvekili Çetin SOYSAL’ın biber gazı yemiş halinin yanında, kapalı mekânda gaz bombası yemiş yüzlerce insan görüntüsünü gözlerinize getirin.
Gaz Bombası saldırısı sonucunda, özellikle ciğerlerinden rahatsız olan tutuklular içerisinden 2. koğuşta kalan Şerif YAZAR ve Hakan MERMEROLUK’un durumu ağırlaştı, hatırlayabildiğim kadarı ile Şerif YAZAR hemen hataneye kaldırıldı. Daha sonradan yaşamını yitirdiğini öğrendik.
Koğuşlar yoğun bir gaz kokusu ve ranzalar parçalnmış olduğu için geceyi havalandırmada geçiriyorduk. Olay sırasında mahkemede bulunan tutuklular arasında halk müziği sanatçısı
Hakkı BULUT’da bulunuyordu. Hakkı BULUT
“uyan hey halkım uyan” diye türkü söylediği için o sıralar Almanya’dan İstanbul’a geldiğinde hava alanında tutuklanmış ve Alemdağ Cezaevi’nde bulunuyordu.
Gece yarısı dışarıda bulunan ayaz, yaşamış olduğumuz olayların sıcaklığını soğutamıyordu.
Havalandırma Avlusunun tepesinde bulunan projektör ışığının önünde bulunan nöbetçi kulübesinin ve kulübede bulunan askerin elindeki bizlere yönelik olan “makinalı tüfeği”nin gölgesi ceza evinin duvarına vuruyordu.
Bizler, o yorgun, bitkin halimizle avlunun ortasında sandalye’ye oturan Hakkı BULUT’un çalmış oduğu sazın nameleri ile onun çevresinde halay çekiyorduk.
Ve hastaneya kaldırılması gereken Hakan MERMEROLUK, cezaevi duvarının kenarında bir battaniye’nin içerisinde “dönülmez akşamın ufkunda ki “ uzun yolculuğuna çıkmaya hazırlanıyordu.
Evet Sevgili abhazyam.com üye ve izleyicileri sizleri bundan 28 yıl öncesine benim birebir yaşamış olduğum olaya götürdüm.
Ve 24 Aralık 1981 tarihinde Alemdağ Askeri Cezaevi’nde yaşanan “savunmasız insanlara” yapılan “orantısız güç" uygulaması sonrasında Şerif YAZAR ve Hakan MERMEROLUK yaşamlarını yitirdi. Sorguya giden arkadaşımız onlar benim yüzümden öldü diyerek psikolojik bunalıma düştü.
Ben ve benim gibi, cezaevinden çıktıktan sonra doktor kontrolünden geçenler, doktorların,
“sigara içilen ortamda çok kalmışsın galiba” diyerek ciğerlerimizin durumunu gösterdiği, yaşamımızın önemli bir bölümünü Alemdağ Askeri Cezaevinin duvarları içerisinde bıraktığı
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi Mağduru binlerce insan içerisinde ki
“mihenk taşları” olarak kaldık.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi; bizlerde, sigara içilen kapalı ya da açık ortamlarda hemen etkilendiğimiz bir bünye bıraktı.
Şu sıralar sadece Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananları anlatan basın-yayın mensupları ve kürt kökenli TC. Vatandaşlarına Metris, Alemdağ, Hasdal, Kabakoz, Sultanahmet, Sağmalcılar, Gölcük, Mamak vd. 12 Eylül Cezaevlerinde yaşanan işkence ve ölüm olaylarını da açıklamalarını özellikle belirtiyorum.
Saygılarımla.